Mayıs 2026
Bu yazı, Türkiye’de yaşayan ve geleceklerini hâlâ bu topraklarda hayal eden gençlere adanmıştır. Gezi’den bugüne uzanan bir çizgide, baskı altında büyüyen bir neslin; sanatın, müziğin, tasarımın, yazının ve her türlü yaratıcı anlatımın siyasi birer eylem olduğuna inanan herkese…
Gezi’den Bugüne: Bir Ağaç Meselesi
2013’te Gezi Parkı’nın ağaçları, yalnızca bir ağaç meselesinin değil; bu topraklarda yeşermek isteyen ama bastırılan her şeyin metaforuydu. O günden bu yana on üç yıl geçti. O ağaçlar hâlâ dimdik dursa da onları korumaya çalışanların çoğu artık cezaevinde, sürgünde ya da kendi seslerini içlerine gömmüş hâlde yaşıyor. Gezi Parkı’ndan her geçişimde, oranın polislerin mesken tuttuğu; düşkünlerin ve gidecek yeri olmayanların saatlerini geçirdiği, yaralı bir alana dönüştüğünü hissediyorum.
Bugün Türkiye, Freedom House’a göre son on yılda özgürlüklerde en keskin düşüşü yaşayan ilk on ülke arasında yer alıyor. Bu bir tesadüf değil; yavaş yavaş, katman katman, bazen bir mahkeme kararıyla bazen bir sosyal medya erişim engeliyle inşa edilmiş bir tablonun sonucu. Bunu hepimiz yaşayarak biliyoruz.
Peki biz — bu ülkede okula giden, diploma alan, sektöre atılmaya çalışan ve hâlâ hayal kurmayı bırakmayan gençler — ne hissediyoruz?
Z Kuşağı İçin Rakamlara Bakınca: Umut Krizi
Verilere bakalım. TÜİK’e göre 2024 yılında 15-29 yaş arası her dört gençten biri ne eğitimde ne istihdamda yer alıyor. Avrupa’da ve dünya genelinde NEET (Not in Employment, Education, or Training) kısaltmasıyla bilinen bu kategori, Türkiye’de 2021 yılından itibaren akademik çevrelerce de sistematik biçimde ele alınmaya başlandı. Peki öğrenci olan gençler için durum nasıl? KYK bursunun 2005’ten bu yana enflasyon karşısında ciddi ölçüde eridiğini, bir öğrencinin bugün aylık bursuyla temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çektiğini araştırmalar ortaya koyuyor.
Dahası: Türkiye’deki gençlerin yarısından fazlası önümüzdeki on yıl içinde hayatlarının daha iyiye gideceğine inanmıyor. Her üç gençten biri yurt dışında yaşamak istiyor. En çok göç veren yaş grubu 25-29 arası.
Bu rakamlar yalnızca bir ekonomik krizin fotoğrafını çekmiyor; aynı zamanda derin bir umut krizini belgeliyor. Ve bu umut krizinin kendisi de bir baskı ürünü. Gençlerin sivil toplum örgütlerine katılım oranının son yıllarda düşmesinin nedeni yalnızca ekonomik kaygı ve zaman yoksunluğu değildir. Demokratik gerilemeyle birlikte bu örgütlerin defalarca terörle ilişkilendirilmesi, gençleri katılımdan sistematik biçimde uzaklaştırıyor.
Basın Özgürlüğünden Düşünce Özgürlüğüne: Hangi Haklardan Feragat Ettik?
2025 Basın Özgürlüğü Raporu’nun rakamları ağır bir tablo ortaya koyuyor: Gazeteciler bir yıl içinde 610 kez hâkim karşısına çıktı. 95 gazeteci gözaltına alındı, 39’u tutuklandı. RTÜK, eleştirel yayınlar nedeniyle dört kanala toplam 53 yaptırım uyguladı. Türkiye, 180 ülke arasında basın özgürlüğü endeksinde 159. sıraya geriledi.
Ama bunlar yalnızca gazetecilere yapılmıyor.
Aynı raporda gazetecilerin, sanatçıların ve siyasetçilerin sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildiği kayıt altına alınıyor. Haber, paylaşım ve yorum nedeniyle soruşturma açılıyor. Suç duyurusu, yalnızca gazetecilere değil; bir paylaşım yapan sıradan bir insana da yöneltilebiliyor. Hakaret davası, artık yalnızca söylenenin suç sayılıp sayılmadığını değil; söylediğiniz için mahkemeye çıkma ihtimalini de zihninizde canlı tutuyor. Ve bu ihtimal, insanları henüz yazmadan susturuyor.
Bir ülkede gazeteciler haber yaptıkları için, sanatçılar şarkı söyledikleri için, öğrenciler yürüyüşe katıldıkları için ya da insanlar yalnızca fikirlerini paylaştıkları için yargılanıyorsa, bu durum toplumun tamamına açık bir mesaj verir:
“Dikkatli ol. Sen de sıradaki kişi olabilirsin.”
İşte bu, psikolojik baskının en sessiz ve en kalıcı biçimidir: öz-sansür.
Bir şey söylemeden önce iki kez düşünmek. Paylaşmak istediğin bir yazıyı silmek. Sesini alçaltmak değil, sesini tamamen yutmak. Bunu bir yasadan değil, korkudan yapmak.
Apolitik Olmak Bir Tercih Mi?
Bütün bu baskı ortamında gençlerin susması anlaşılır olabilir; ama uzun vadede çözüm değildir. Çünkü sessizlik, görünmez iktidarın en çok istediği şeydir.
“Politikayla ilgilenmiyorum” demek, dünyanın pek çok yerinde belki özgür bir tercih olabilir. Ama baskı altındaki bir toplumda apolitikleşmek, çoğunlukla bilinçli bir seçim değil; öğrenilmiş çaresizliğin bir yansımasıdır.
Ve işte tam burada söylemek istediğim şey şu:
Apolitik olmak, her zaman tarafsız kalmak değildir; bazen mevcut durumun sürmesine sessizce alan açmaktır.
Susmak da bir cevaptır. Ama bu cevap, her zaman kaybedenlerin lehine değil; kazananların lehine çalışır.
Bununla birlikte önemli bir ayrımın altını çizmek gerekiyor: Ses çıkarmak, sert ya da agresif olmak zorunda değildir. Direniş her zaman bağırarak yapılmaz. Bazen en güçlü tepki, son derece sakin, yaratıcı ve zekice kurulmuş bir ifade biçimidir.
Aktivizmin tek bir biçimi yoktur. Sokaklara çıkmak, açlık grevine girmek, militan bir örgütle hareket etmek — bunlar aktivizmin var olduğu biçimlerdir; ama tek biçimleri değil. Her birey, kendi kapasitesi, yaşam koşulları ve risk değerlendirmesi içinde bu sisteme itirazını dile getirebilir. Pasif direniş de direniştir.
Agresif Olmadan Var Olmak
Pasif direniş, tarihin en etkili araçlarından biri olmuştur.
Gandhi’nin tuz yürüyüşünü hatırlayın. Rosa Parks’ın oturmayı reddetmesini hatırlayın. Tayland’daki 2020 protestolarında öğrencilerin Hunger Games‘ten ilham alarak üç parmak selamını bir dayanışma sembolüne dönüştürmesini hatırlayın. İran’daki kadınların başörtüsünü sokak ortasında, sessizce çıkarmasını hatırlayın.
Bu eylemlerin ortak yanı şu: Agresif değillerdi. Ama son derece kalabalık, son derece görünür ve son derece uzun solukluydular.
Türkiye’de de benzer örnekler var. 2013’te Taksim’de Erdem Gündüz’ün “duran adam” eylemi — kimseyle çatışmadan, hiçbir şey söylemeden saatlerce ayakta durmak — tüm dünyada yankı uyandırdı. Bugün benzer pasif eylemlere verilen tepkiler bile, yalnızca durmanın ve görünür olmanın nasıl bir politik anlam taşıdığını gözler önüne seriyor.
Bir direniş afişi artık sadece duvara asılmıyor; story oluyor, reels oluyor, sticker oluyor, atılan bir tweet oluyor, podcast bölümü oluyor, dijital sergiye dönüşüyor. Bir fikir tek bir yerde kalmıyor; format değiştirerek dolaşıma giriyor. Ve işte bu nokta, gençlerin elindeki en güçlü araçlardan birini görünür kılıyor: yaratıcılık.
Bugünün gençliği için asıl mesele de budur: Yalnızca tepki vermek değil, yeni bir ifade biçimi kurmak.
Çünkü gelecek, sadece en çok bağıranların değil; en iyi anlatanların, en güçlü iletişim kuranların ve korkuya rağmen üretmeye devam edenlerin olacak.
Dijital Direniş: Neden Önemli?
Reuters Enstitüsü’nün 2025 Dijital Haber Raporu, Türkiye’deki medya tüketiminde sosyal medya ve alternatif platformların geleneksel medyanın yerini nasıl aldığını ortaya koyuyor. Protestolar sırasında ana akım televizyon kanallarına erişim kısıtlandığında insanlar habere TikTok’tan, YouTube’dan, X’ten ulaştı. Bu platformlar, basın özgürlüğünün daraldığı ortamlarda alternatif bir kamusal alan işlevi gördü.
Ama dijital direniş yalnızca haber takip etmekten ibaret değil. Çok daha geniş bir anlam taşıyor:
Görünür olmak. Sanatını, tasarımını, müziğini, yazını dijital platformlarda paylaşmak ve içinde taşıdığın gerçeği bu araçlarla ifade etmek. Bir grafik tasarımcının kadın cinayetlerine dair hazırladığı afiş, bir müzisyenin bestelediği şarkı, bir yazarın kaleme aldığı hikâye — bunların hepsi kamusal alana bırakılmış izlerdir.
Bellek oluşturmak. Unutturmak, baskı rejimlerinin en etkili silahlarından biridir. Dijital kayıtlar bu belleği canlı tutar. Bir gözaltının, bir yasağın, bir haksızlığın fotoğrafını paylaşmak bile başlı başına bir eylemdir.
Ağ kurmak. Düşüncenizi paylaşan insanlarla bağlantı kurmak, yalnız olmadığınızı bilmek — bu, psikolojik açıdan bile dönüştürücüdür. Birbirimizi görmek, birbirimize güç verir.
Tüketim tercihlerini politize etmek. Hangi markayı boykot ediyorsunuz, hangi içerikleri takip edip hangilerini etmiyorsunuz, neyin reklamını engelliyorsunuz — bunlar da birer tercihtir ve bir araya geldiklerinde anlamlı bir baskı oluştururlar.
Dijital direniş, yalnızca siyasi hesapların işi değildir. Tasarımcıların, reklam yazarlarının, içerik üreticilerinin, öğrencilerin, sanatçıların ve sıradan kullanıcıların da alanıdır. Alanını kullan. Alanına sahip çık.
Bir Vaka: İstanbul Pride ve Dijital Dayanışma
2015’ten bu yana İstanbul’da fiziksel Onur Yürüyüşü yasaklı. Her yıl aynı tablo tekrarlanıyor: toplanmak isteyen insanlar, plastik mermi ve biber gazıyla karşılanıyor. Gözaltılar, fotoğraflar, haberler.
Ama dayanışma bitmedi. Şekil değiştirdi.
Yasak yıllar içinde binlerce insan sokağa çıkamadığı için ekrana taşındı. Sosyal medya hesapları gökkuşağı çerçeveleriyle doldu. Aktivistler dijital afişler tasarladı; grafik tasarımcılar renk paletlerini, tipografilerini, görsel dillerini bu meseleye adadı. Müzisyenler şarkılarını bu tarihe denk yayınladı. Yazarlar o güne özel metinler kaleme aldı. Her yıl aynı hafta X’te, Instagram’da, TikTok’ta koordinasız ama tutarlı bir görsel dalgalanma yaşandı.
Bunu kimse organize etmedi. Bir merkez yoktu, bir bildirim yoktu. İnsanlar birbirini taklit ederek, birbirinden ilham alarak aynı hareketi farklı formatlarda ürettiler. Bu kendiliğinden koordinasyon, dijital direnişin belki de en güçlü özelliğini gösteriyor: merkezi olmayan bir dil, merkezi bir baskıya karşı dayanıklıdır.
Fiziksel toplantının yasaklandığı her yıl, dijital iz daha büyük oldu. Yasak, görünürlüğü azaltmak bir yana, onu katladı. Uluslararası basın da bu dinamiği fark etti; fiziksel baskının dijital direniş karşısında nasıl tersine işleyebildiğini haberlerinde belgeledi.
Bunun anlamı şu: Bir meydanı kapattığınızda insanlar başka bir meydan icat eder.
Ve dijital meydan, coğrafyadan bağımsızdır. Türkiye’de bir grafik tasarımcının sabah yaptığı afiş, öğleden sonra Berlin’de, akşam Tokyo’da dolaşımda olabilir. Bir sesin ulaşabileceği alan artık hiçbir zaman yalnızca bulunduğu şehirle sınırlı değil.
Süreklilik Meselesi: Öfke Değil, Kararlılık
Dijital alan güçlüdür; ama kusursuz değil. Sosyal medya çoğu zaman öfkeyi hızla üretir ve hızla tüketir. İnsanlar bir meseleye çok güçlü tepki verir, sonra algoritma başka bir konuyu önlerine koyar. Toplumsal hafıza parçalanır.
Bunun ötesine geçmek için süreklilik şart.
Dijital direniş, bu noktada reklamcılık ve iletişim stratejisinden çok şey öğrenebilir. Çünkü etkili bir kampanya yalnızca mesaj vermez; duygu inşa eder, sembol ve ikon yaratır, tekrar eder, hafıza oluşturur. Bizim dijital direnişimiz de böyle olmalı: yalnızca bağıran değil, iz bırakan bir dil kurmalı.
Sanat, Müzik, Tasarım: Onlarda Olmayan Her Şey
Bugünün gençleri için direnişin yeni alanları yalnızca meydanlar değildir. Bir illüstrasyon, bir şarkı, bir kısa film, bir blog yazısı, bir afiş, bir performans, bir fotoğraf serisi ya da bir tasarım projesi de güçlü bir siyasi ifade olabilir. Bunun nedeni basit: fiziksel olarak sesini yükseltmek zorunda kalmadan kitlesel bir etki yaratabilirsiniz.
Tarih boyunca baskı altındaki toplumlar ifadelerini sanat aracılığıyla dile getirdi. Bu bir tesadüf değil; sanat, doğrudan söylenemeyeni söylemenin biricik dili olduğu için hayatta kalmayı başardı.
Türkiye’de sanatsal aktivizmin köklü bir tarihi var. 20. yüzyılın başından bu yana duvarlara yazılan grafitiler, sosyal muhalefetin “sokak dili” olarak işlev gördü. Bugün bu dil dijital duvarlara taşındı. Banksy’nin dünyanın dört bir yanındaki duvarlara bıraktığı eserlerin gösterdiği gibi, düşüncenin sanata dönüşümü engellenemez.
Müzik, bu bağlamda belki de en güçlü araçtır. Bir şarkı sansüre direnebilir; çünkü hafızaya kazınır, aktarılır, uykuda bile çalınır. Hrant Dink öldürüldüğünde insanlar şarkı söyledi. Gezi’de insanlar vuruldukları gecelerde bile müzik çaldı. Bir nota, bazen bir manifestodan daha uzun yaşar.
Tasarım, görsel dili politize eder. Bir renk seçimi, bir tipografi, bir afiş — bunlar sessizce ama kalıcı biçimde mesaj taşır. Tasarım, kitleye ulaşan en evrensel dillerden biridir.
Yazı, belki de en doğrudan araçtır. Bir roman, bir şiir, bir blog yazısı — bunlar doğrudan bir muhalefet bildirisi değil, bir zihin açma davetiyesidir. Okuyucuyu kendi gerçeğiyle baş başa bırakır; kontrolü ona verir.
El sanatları bile bir direniş biçimi olabilir. Kadın emeğinin görünür kılınması, geleneksel sanatın feminist bir yeniden yorumla canlandırılması, bir el işinin sergilenmesi — bunlar da siyasi eylemler olabilir. Çünkü politika, yalnızca tribünlerden yapılan konuşmalar değildir.
Sanat, insanın yalnızca aklına değil, duygusuna da temas eder. Savunmaya geçirmeden düşündürür. Korkutmak yerine hissettirir. Doğrudan söyleyemediğini başka bir dille söyler.
Bu yüzden baskı dönemlerinde sanat her zaman tehlikeli görülür. Çünkü sanat, başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatır.
Bu Yazıyı Okuyan Sana
Okul bitirmek üzeresin ya da yeni mezun oldun. Sektöre atılmaya çalışıyorsun. Belki tasarım yapıyorsun, belki müzik, belki yazarlık, belki kodlama, belki tekstil, belki fotoğraf.
Belki içinde bir şeyler birikiyor ama bunu nasıl dışa vurabileceğini bilmiyorsun. Belki paylaşmaktan korkuyorsun. Belki “benim tek sesim ne değiştirir ki” diye düşünüyorsun.
Şunu söyleyeyim: Değiştirmeyebilir. Ama değiştirme ihtimali, ancak o ses çıkarıldığında var olur.
Ve şunu da söyleyeyim: Her sessizlik birikir. Sesi duyulan her insan, bir başkasına “ben de yalnız değilim” dedirtir. Bu çok küçük bir şey gibi görünür — ama büyük değişimler hep bu küçük anlarda başlar.
Yaratıcılık, zaten doğası itibarıyla özgür bir eylemdir. Bir tasarımcı tasarlarken özgürdür. Bir müzisyen bestelerken özgürdür. Bir yazar yazarken özgürdür. Bu özgürlüğü kimse tam anlamıyla elinizden alamaz; yalnızca dışa vuruşunu kısıtlamaya çalışabilir. Ve bu kısıtlamalar, çoğu zaman o dışa vuruşu daha güçlü kılar.
Sanat, baskı altında büyür.
Apolitikleşmek, haklarından vazgeçmek, sanatını sterilize etmek, sesini yutmak… Bunların hepsi baskıya karşı verilen tepkilerdir ve bu tepkiler anlaşılırdır. Korku gerçektir. Bedel gerçektir.
Ama şunu hatırlayalım: Baskının amacı tam da budur — bizi sessizleştirmek. Ve biz sustukça, baskı güçlenir.
Dijital direniş; eserinizle, sesinizle, yazınızla, tasarımınızla kendinize ve birbirinize “Ben buradayım, ben görüyorum, ben söylüyorum” demektir.
Sessiz kalmayalım.
Kurtuluş yok tek başına. Ya hep beraber. Ya hiçbirimiz.

Bir Cevap Yazın